| Meryem Koray | |
|---|---|
![]() |
|
CHP, ‘Örgüt’ adam, koltuk’tan mı ibaret?
Baykal’ın kısa bir süre ayrıldığı genel başkanlığa yeniden seçildiği 2000 kurultayından sonra şu kaygılan dile getirmiştim;
"Ne
yazıki, CHP son yıllarda olduğu gibi, giderek kendi iç dengeleri
üzerinde yoğunlaşır ve bunları çok önemli zannederken, kitlelerle
ilişkisini yitirdiği gibi, gerçekleri de görememeye başladı.
Nerede durduğuna ilişkin kaygılan ve politika üretmeyi bir yana bıraktı ve adeta kendi için va rolan, 'kapalı devre'
çalışan bir örgüt durumuna geldi. Öyle ki, parti-içi dengeler ve bunu sağlamak üzere yapılan kulisler 'asıl', partinin politikası ve kitlelerle ilişkisi 'ikincil' bir önem taşımaya başladı... Kısaca CHP'nin, giderek ve önemli ölçüde, kitlelerden ve aynı zamanda gerçeklerden kopması, 'kendisi için örgüt' olan ve 'kendisi için politika' yapan bir varlık haline gelmesi, başka partilerden çok, CHP için temel bir sorun olarak onun karşısına çıkmaktadır. Gerçekten böyle kapalı devre işleyen ve içine girilemez kastlardan oluşan bir parti yapısı, sol kanatta yer aldığını söyleyen bir partiye hiç uygun olmadığı gibi, Türkiye'deki insanın soldan beklentilerine de hiç cevap veremez durumdadır."
Bu yazıda,
sosyal demokrat bir parti olmak iddiasını taşıyorsa, CHP'nin kendini,
solu, dünyadaki ve Türkiye'deki koşulları bir bütün içinde tartışarak
yerini, söylemini, iddialarını ve politikasını genel geçer doğruların
ötesinde ortaya koyması gibi bir gereklilikten de söz etmiştim.
Kısacası, Türkiye'de bir süre sınırlı da olsa CHP'de temsil edilen demokratik sol, solun gerilediği ve aranıldığı günlerde bir umuttur diye yine CHP'de arandığından, ben de birçokları gibi bu kervana katılmıştım.
Ancak demokratik solun bu parti ile ilgisinin kalmadığı anlaşılalı epeyce oldu.
Türkiye'de siyasetin hali biliniyor;
bu nedenle tüm partiler ve politikacıların çoğu açısından kapalı devre
çalışma anlayışı geçerli olabilir. Bu konuda hayal de kurmuyorum.
Ancak, "tek adam" yönetimi ve bunu besleyen ve mümkün kılan "kendisi için politika yapan" örgüt anlayışının, Türkiye'de etkin bir muhalefeti bile tükettiğini görmemek mümkün değil.
'Sol aranıyor'
Hadi, bugüne dek Türkiye'de "sol aranıyor" başlığı altına giren bunca tartışma CHP'yi ve CHP'lileri pek ilgilendirmemişse, bunu anlayalım diyelim.
Ama, bir siyasal partiyi örgüt, delege, adam, koltuk hesabına bunca indirgemenin hesabı siyaseten her geçen gün biraz daha netleşirken, Türkiye'de siyaset böyle yapılıyor demek yetmez.
Solda sürüp giden gerilemenin,
aynı zamanda, biraz daha demokratik, biraz daha toplumcu, biraz daha
eşitlikçi, biraz daha adil bir politika umudunun da gerilemesinin
ötesinde, alternatifsizliğe mahkûm olma anlamına geldiği yadsınabilir
mi? Ne kadar sahici olduğu bir yana, bu kulvar da yer alan CHP, bu
nedenle kendi yenilgi ve gerilemesinin hesabını artık birilerin değil,
topluma vermek durumundadır. Birçokları için Türkiye’de alternatifsiz
bir siyasal yapı varsa, bunda CHP’nin günahı çok.
Dolayısıyla artık sosyal demokrasiden geçtim, fakat CHP olarak neleri temsil etmekteler, neyin yanında neyin karşısındalar, neyi vaat ediyorlar bilmek durumundayız.
Bu duruşu da, AKP ve hükümet politikalarının eleştirisi üzerinden kazanamazlar. Rakiplerinin dışında, kendi bağımsız konumlarının netleşmesi gerekli. Bu noktada tüzük veya programdan da söz edilemez; bunların resmi söylem düzeyinde kaldığı, birkaç farklılık dışında tüm parti programlarının iyi niyetler ve vaatlerle dolu olduğu bilinmekte. Lideriyle, yönetimiyle, örgütüyle parti, hem günlük yaşam içinde hem dünyadaki ve Türkiye'deki genel meseleler açısından neyi temsil etmekte, nerede durmakta?
Örneğin Didim'deki Belediye Başkanı'nın
duruşunu anlamak için parti tüzüğüne bakmıyoruz; benimsediği hizmet
anlayışıyla nerede durduğunu anlıyoruz. Belki de gerçeği anlamak için
çok basit sorular sormak gerekli ve yeterli. O halde sorabiliriz; CHP,
neye hizmet ediyor veya kimlere hizmet etmeye aday? Aslında soru basit;
ancak yanıtı düşünmeye çalıştığınızda gerçeğe yaklaşabileceğinizi
hissedebiliyorsunuz. Örneğin CHP, tam olarak nerede durduğu da
bilinemediğimden, kendinden başka kimseye hizmet etmeye aday olarak
görünmüyor dersem, çok da haksızlık etmiş olmam. Neden?
Basit sorular
Yine zor sorular yerine basit sorulardan gidelim.
Kendine sosyal demokrat dediğinden, sermayeden yana deseniz değil; liberal ekonomiden yana deseniz değil; en azından iktidarının bu anlayışın bir zaferi olmayacağını düşünebilirsiniz.
Ama daha ötesini bilmiyoruz. Yine resmi söylemine bakılırsa emekten yana diyebiliriz.
Ancak ne için emekçi kesimler temsil ediliyor, ne bu kesimlerle
ideolojik-politik ilişkiler, bağlar kurulmuş, ne de aynı mücadeleler
içinde yer alınmakta. Nasıl bir emekten yanalık? Öte yandan iddiası
sosyal demokrasi olsa da, ne siyasal parti örgütlenmesi ve işleyişi
açısından, ne de sosyal eşitlik-adalet-demokrasi ilkeleri açısından
demokratik bir solu temsil etmekte. Evet, tüzüğünde sosyal devlet,
sosyal adalet gibi vaatler olabilir; ancak yaşadığımız bugünkü
küreselleşme sürecinde emeğin nasıl korunacağı, gelir dağılımındaki
eşitsizliğin nasıl giderileceği, istihdam artışının nasıl sağlanacağı,
eşitsizlikleri nasıl giderileceğine ilişkin çok daha somut öneri ve
programlara ihtiyaç var. Bu program da, ne yalnızca bugünkü
politikaları eleştirmekle bulunuyor, ne de tüzükte yer alan bazı
niyetlerle. CHP'nin bunları tartıştı bu konulara ilgi gösterdiği, bir
arayış içinde olduğu söylenebilir mi?
Demokrasiden yana mı?
Bu konuda t kuşkular var; örneğin düşünce ve ifade özgürlüğünden Kürt
sorununa kadar birçok konuda tutumu çok umut vermediği gibi, parti
içindeki işleyiş de zaten çoğulculuğun, farklılıkların sevilmediğini,
istenmediğini göstermek. Bu nedenle, bir zamanlar "ilericiliği" temsil
eden CHP'nin, bugün statükoyu temsil ettiğini ifade edenler çok da
haksızlık etmiyorlar. Bu zaaf, Türkiye'n: "kendine özgü koşullan"
söylemi içinde giderilemez; evet, Türkiye'nin kendine özgü koşullan
yanıt veya çözüm bulunmasını zorlaştırabilir; ancak bu koşullar (gencecik çocuklarımızın ölümü gibi)
bir o kadar da siyasal çözümler bulunmasını gerektirmekte. Bunun
statüko hesapları içinde bulunamadığı, bulunamayacağı da ortada.
Elde kalanlar
Peki, CHP, toplumu ilgilendirmesi ve oy alması açısından neyi temsil ediyor? Elinde, kabaca, Laiklik ve Kemalizm kalmış gibi görünüyor dersem, yanlış mı olur? Tartışmalarına hiç girmeyeceğim; çünkü ister yanında ister karşısında olsun, bu tartışmaların geldiği yeri o büyük "Adam'a" da, yaptıkları ve niyet ettiklerine de yakıştıramıyorum; zaten yeri de değil. Laiklik konusuna gelince, evet, ben de laiklik olmadan demokrasinin olmayacağını, yürümeyeceğini düşünüyorum.
Ya da ben de AKP'nin laiklik için tehlikeli bir potansiyeli içinde
barındırdığı kaygısını içimde taşıyor, öte yandan ekonomik çıkar
yansında öteki partileri hiç de aratmadıklarını görebiliyorum. Ancak, toplumsal gerçekliğimiz laiklik konusunda da daha yaratıcı yanıtlar bulmamız gerektiğini gösteriyor. Öte yandan biraz laiklik, biraz milliyetçilik, biraz Kemalizm ve devletçilik vurgusu ile CHP'nin ne kadar oy aldığı da ortada.
10 yıldır sürüp giden bu gerilemede, AKP'nin marifetleri rol oynadı da,
CHP'nin marifetsizliğinin rolü olmadı mı? Yok, Türkiye'de değişimi
reddeden muhafazakâr kitleler esas diyorsanız, onların bir kısmı, ne
olduğu bir türlü anlaşılamayan sosyal demokrat etiketli politikalar
yerine cemaatçi ilişkiler içinde çok daha kolay ve sağlam yolu tercih
etmekte, bir kısmı muhafazakârlığı daha açıkça temsil eden partilere
yönelmekte.
Yani, Türkiye'de milliyetçi, İslamcı partiler eksik değil; değişim kılıfına girmiş muhafazakârlığı da AKP iyi temsil ediyor; dolayısıyla CHP'yi
yalnızca laiklik vurgusu mu, yoksa Erdoğan'ın söyledikleri ve yaptıklarına yönelik eleştiriler mi yükseltecek?
Bunca örgütlülük, bunca deneyim
esaslı bir muhalefet olmaya bile yetmeyecek mi, diye de, sorabilirsiniz.
Oysa CHP, Mevlâna'ya kulak vererek "yeni bir şeyler söylemek"
durumunda. Demokrasiden insan haklarına, devlet ve vatandaşlık
anlayışından toplumsal uzlaşmaya kadar uzanan birçok konuda yeni bir
şeyler söylemek. Örneğin, AB'nin dengesizlikleri bir yana, hatta bunlar
da vurgulanarak, AB üyelik serüvenini çok farklı kulvarlardaki
tartışmalara taşımak mümkün. AB ve merkez üyelerin benimsedikleri
toplum modelinin bile CHP için o kadar çok şey ifade etmesi gerekirken,
bu üyelik meselesinin AKP'nin eline ve anlayışına bırakılması nasıl bir
fırsat israfıdır? Bu toplum modeli içinde demokrasinin, yalnız temel
özgürlüklerin tanınmasıyla değil, hangi sınıflar, hangi soysal haklar,
hangi sosyal politikalar desteklenerek hayat bulduğunu gündeme getirip
peşine düşülmeyecekse, nasıl bir sosyal demokrat değil, nasıl bir
muhalefet olunacaktır?
Dolayısıyla, şimdi de yıllar önce olduğu
gibi aynı soruyu soracağım. Bu kurultay sonuçlan kimileri için bir
zafer, kimileri için de bir yenilgidir de acaba toplum için nedir?
Toplum bunu merak ediyor; ama CHP içinde merak eden var mı, bilemiyorum.



EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar













