Büyükanıt ve Başbuğ’un
“Atatürkçü Düşünce Sistemi”
de aynı zaaf ve yanılsamalarla malûl.
Hem
“sistem”
olacak, hem de kendini sonsuza dek
yenileyecek :
bu mümkün değil. Sadece iki alternatif var.
Ya,
“Atatürkçülük”
ve
“Atatürk ilkeleri”nden sonra bir dönem de
“Atatürkçü Düşünce
Sistemi”yle oyalanıp boğulacak, zaman kaybedecek bu toplum.
Ya da
“Atatürkçü Düşünce Sistemi”, Atatürkçülüğün kaçınılmaz sonuna geçişi kolaylaştırma işlevini üstlenecek.
Bütün “izm”lerin kaderi
HALİL BERKTAY* Geçmişe ve kurumun iç geleneğine sadakat ile en küçük değişiklik ihtiyacını dengelemenin zorluğunu, İlker Başbuğ’un 12 Mayıs 2005 konuşmasında gözlüyoruz.
“Deha” ve “mucize”
sözcükleriyle döşenmiş yollarda hayli oyalanıp gönülleri okşayarak, sonunda rasyonalizm ve pozitivizme geliyor.
Biliyorum, uzadı bu yazı dizisi. Ben de kızıyorum kendime. Çok beklemiş
bir konuyu, güncel bir vesileyle, sipariş üzerine, alelacele ve parça
parça yazınca böyle oluyor. İnsan 19. yüzyılın “tefrika romancı”larına
dönüyor.
Birkaç yıldır kafamdaydı : Murat Yetkin’in 28 Eylül
ve İsmet Berkan’ın 29 Eylül 2004 yazılarından beri. Önce onlar
sezmişti, Yaşar Büyükanıt ve İlker Başbuğ’un konuşmalarındaki farklı
tonlamayı. Hayli de iyimserdiler, bu yaklaşım konusunda. Ya da belki
överek özendirmeye çalışıyorlardı. Örneğin İsmet Berkan hem “maalesef
ülkemizde birileri”nin “hâlâ daha Atatürk dogması yaratmaya, doktrinler
üretmeye” çalışarak “komik olması”ndan yakınıyordu. Hem orduyu bundan
tenzih ediyordu : “Atatürk’ün gerçek mirasçısının TSK olması bir bakıma
iyi bir şey. Çünkü TSK, Atatürk’ün özlediği Türkiye’nin bir kurumu
olmaya en yakın kurumumuz. Her bakımdan çağdaş, her bakımdan aklın ve
bilimin ışığında yönetilen bir kurum.” Hem de TSK’nın “artık çok
yıpranmış ve anlamını kaybetmiş olan ‘Atatürkçülük’ kelimesinin yerine
‘Atatürkçü Düşünce Sistemi’ni kullanmaya başlayarak yeni bir açılımın
ilk ipuçlarını” verdiği kanısındaydı.
Uzun vâdede ne
olabileceğini şimdilik bir kenara bırakarak, önce bu fikrin kısa vâdeli
anlamı üzerinde duralım. Dünkü bölümde (21 Nisan, Salı) göstermeye
çalışmıştım : “Atatürkçü Düşünce Sistemi” 2004 Ağustos-Eylül ve 2005
Mayıs’ında kamuoyuna sunulmuş. Bunların istisnasız hepsi Yaşar
Büyükanıt ve İlker Başbuğ’un konuşmaları. Her iki komutan o sırada
Hilmi Özkök’ün astları. Bugünlerde, Ergenekon darbecilerinin önünün
kesilmesinde Özkök ile uzlaşıp “makulde buluştukları”ndan söz ediliyor.
Bundan sonra “Atatürkçü Düşünce Sistemi” sanki rafa kaldırılıyor, ya da
derin dalışa geçiyor, yeraltına iniyor. Dört yıl kendisinden pek haber
alınamıyor. Derken İlker Başbuğ’un 14 Nisan 2009 konuşmasıyla tekrar
satha çıkıyor. Buna paralel olarak “açılım” sözcüğü hem Büyükanıt ve
Başbuğ’un 2004-2005 konuşmaları için, hem de Başbuğ’un 2009 konuşması
için çokça kullanılıyor.
Bütün bunlar bana, tekrar edeyim,
kritik bir konjonktürün yansıması gibi geliyor. 2003-2004 yıllarında
iki büyük süreç söz konusu. Birincisi, Kopenhag kriterleri
doğrultusunda demokratikleşme reformları üstüste geliyor; Aralık
2004’te Türkiye, AB’ye tam üyelik görüşmelerinin başlaması hedefine
ulaşıyor. İkincisi, buna da reaksiyon içinde, habire bir darbe kazanı
kaynatılıyor. O kadar ki, ordu içinde disiplin, etiket, protokol diye
bir şey kalmıyor : dört kuvvet komutanından ikisi “genelkurmay
başkanına karşı açıkça ve yer yer hakaretamiz ifadelerle vaziyet”
alıyor; “Hilmi Özkök’e ‘molla’ sıfatını yakıştıran” bu gruba bazı ordu
komutanları ile sair generaller de katılıyor (Doğan Akın, 23.3.09).
“Atatürkçü
Düşünce Sistemi” işte bu koşullarda formüle edilmiş, gündeme gelmiş.
Herhalde birkaç işlevi birden var. Kısmen AB’yi, Avrupa’ya uyumu
gözetiyor. Kısmen darbeci çekirdeğin aşırı dogmatizmine, daha esnek ve
yumuşak bir versiyonla set çekmeye çalışıyor — belki onları ya da bir
kısım destekçilerini izan ve insafa çağırıyor. Kısmen, Berkan’ın sözünü
ettiği yıpranmışlığı, örselenmişliği onarmayı amaçlıyor. Sonuçta, bir
konsensüsün ürün olduğunu sanmıyorum. Anlaşılan bunu yüksek komuta
kademesinin bir bölümü, ama sadece bir bölümü üretmiş. Tutundurmaya,
kabul ettirmeye çalışıyor.
Kolay değil, atalet (inertia)
momenti yüksek toplumlar, kurumlar, partiler ve paradigmalarda değişim.
Sparta’nın agoge sistemi, bütün yetişkin erkek vatandaşların onyıllar
boyu birlikte yatıp kalktığı, talim yaptığı ve birbiriyle özdeşleştiği
phidition kışlaları, Stalinist kadro örgütleri ve benzerleri, muazzam
bir türdeşlik ve konformizm üretir; herkesi hizaya getiren “parti
çizgisi”nin dışına çıkmayı neredeyse imkânsız kılar. Bu koşullarda
evrensel yaklaşım, “geleneğin icadı” (invention of tradition)
dediğimiz şey : değiştirirken hiç değiştirmiyormuş gibi yapmak. Marx 18
Brumaire‘in ilk paragraflarında anlatır, insanların en fazla devrimci
dönüşüm dönemlerinde geçmişe, atalarının manevî otoritesine
başvurduğunu. Mustafa Reşit Paşa ve ardılları gibi Tanzimat
reformcuları için de aynı yöntem geçerli, bizzat Atatürk için de :
modern hukuk, gayrimüslimlerle eşitlik, ıslahat, inkılâp, cumhuriyet,
meclis (= meşveret ?), demokrasi, laiklik — her şey “bizim” bozulmamış
doğamızda, örfümüzde, eski âdetlerimizde mevcut. Şimdi sadece
canlandırıyoruz, o kadar. Problem şu ki, bazen hiç değiştirmiyormuş
gibi yapmak, gerçekten hiç değiştirmemeye dönüşebiliyor.
Geçmişe
ve kurumun iç geleneğine sadakat ile en küçük değişiklik ihtiyacını
dengelemenin zorluğunu, İlker Başbuğ’un 12 Mayıs 2005 konuşmasında
gözlüyoruz. “Deha” ve “mucize” sözcükleriyle döşenmiş yollarda hayli
oyalanıp gönülleri okşayarak, sonunda rasyonalizm ve pozitivizme
geliyor. Atatürk’ün her türlü dogmayı, hattâ ideolojik donmuşluğu
reddettiğini de kabul ediyor. Ama gene de “Atatürkçü Düşünce Sistemi”,
illâ “Atatürkçü Düşünce Sistemi” diyor ve ona (kendini habire
tekrarlayan bir üslûpla) ebediyet izafe ediyor : “Bilim ve aklın
rehberliğinde kendini sürekli yenileyen ‘Atatürkçü düşünce’, sonsuza
dek kendini yenilemek ve geliştirmek gücüne sahip bir düşünce
sistemidir.... ‘Atatürkçü Düşünce Sistemi’nin kendi kendini üreten ve
geleceğe dönük doğası geri döndürülemeyecek bir güçle yatağında
akmaktadır.” İşte bunlar, bilime tümüyle aykırı önermeler. Dönüp
dolaşıp dogmatizme, ideolojinin donmuşluğuna saplanıyor.
Bu
çıkmazın daha somut bir tezahürü de var. Hiçbir felsefe, teori,
ideoloji veya düşünce sistemi, içinden çıktığı tarihsel koşulları, ya
da kurucularının esin kaynakları veya okuduğu kitapları sayıp dökmekle
açıklanamaz. Bu noktada “bütün, parçalarının toplamından fazla”dır.
Oysa hem Büyükanıt, hem Başbuğ, rasyonalizm, pozitivizm, realizm,
ampirizm ve pragmatizm sözcüklerine yansıyan genel bilim(sellik)
anlayışı dışında, hiçbir özel epistemoloji veya metodolojiye işaret
edemiyor. “Atatürkçü Düşünce Sistemi” bir “boş küme”ye (empty set)
indirgeniyor. Nitekim Başbuğ da bu boşluğu farkettiği için, tekrar
içini... “Atatürk ilkeleri”yle doldurmaya girişiyor ! Geri geri
gidiyoruz : “‘Atatürkçü Düşünce Sistemi’nin temelini lâiklik ilkesi
oluşturmaktadır... diğer temel noktaları ise ulusal egemenlik, ulus
devlet ve ulus devlete dayanan milliyetçilik anlayışı, devletçilik ve
tam bağımsızlıktır.” Bunların hepsi birer politika; herhangi bir
“düşünce sistemi” oluşturmuyor. Büyükanıt “Atatürk ilkeleri”, “düşünce
sistemi” ve “dünya görüşü”nü yuvarlayıp birbirine eşitlemişti. Başbuğ
da “Atatürk ilkeleri”nin bu sefer “düşünce sistemi” adı altında
mutlaklaştırılmasından başka gidecek yer bulamıyor.
“Atatürkçü
Düşünce Sistemi”nin bundan sonraki serüveni ne olacak ? Ergenekon’un
belinin kırıldığı koşullarda, İlker Başbuğ’un 14 Nisan “açılımı” dört
yıl öncesine kıyasla bir ilerleme kaydedebilecek mi ? “İzm”lerin genel
kaderine baktığımda, hayli şüpheliyim bu konuda. Çarpıcı bir örnek,
Hegel(cilik) ile Marks(izm) ilişkisi. Marx ve Engels, Hegel’in metodu
ile sistemi arasındaki çelişkiye dikkat çekmişlerdi. Hegel’in kendi
diyalektik metodu değişimin sonsuzluğuna işaret ediyordu. Oysa Hegel’in
kurduğu teorik sistem, zamanının Prusya krallığını mükemmel sayıyor,
“tarihin sonu” gibi gösteriyordu. Haklıydı bu eleştiri. Gelgelelim,
Marksizmin kurucuları kendilerindeki metod-sistem çelişkisinin farkında
değillerdi. Onların da hem diyalektiği vardı, üstelik materyalist bir
diyalektik. Hem de teorik-tarihsel sistemleri : kapitalizmin ardından
mutlaka proletarya diktatörlüğü, sonra sosyalizmin ilk aşaması, sonra
ikinci aşaması veya sınıfsız toplum gelecek(ti). Marx ve Engels’e göre,
kendilerinden önceki bütün felsefe veya düşünce sistemlerinden farklı
olarak, spekülatif değildi bu diğer “tarihin sonu” kurgusu; güya
“ideoloji” değil “bilim”in ta kendisiydi. Sonrası malûm : bir,
Marksizmin değişebilir yönlerinden söz edildi — ki bunları
değiştirmemek dogmatizmdi. Bir de Marksizmin değişmemesi gereken özü,
temel ilkeleri vurgulandı — ki bunları değiştirmeye kalkmak revizyonizm
demekti. Pratikte, revizyonizm korkusu dumura uğrattı herkesi.
Sovyetler direnip direnip sonunda çöktü. Çin ise direnmeyi bıraktı ve
kapitalizme geçti.
Büyükanıt ve Başbuğ’un “Atatürkçü Düşünce
Sistemi” de aynı zaaf ve yanılsamalarla malûl. Hem “sistem” olacak, hem
de kendini sonsuza dek yenileyecek : bu mümkün değil. Sadece iki
alternatif var. Ya, “Atatürkçülük” ve “Atatürk ilkeleri”nden sonra bir
dönem de “Atatürkçü Düşünce Sistemi”yle oyalanıp boğulacak, zaman
kaybedecek bu toplum.
Ya da “Atatürkçü Düşünce Sistemi”, Atatürkçülüğün kaçınılmaz sonuna geçişi kolaylaştırma işlevini üstlenecek.
(BİTTİ)
*Tarihçi


laleler günü 1 mayıs









download 200 MB oldu







GÜÇLÜ DEĞERLİ TÜRK LİRA'SINDAN KORKMAK NE DEMEK bozun bütün ezberleri !!!
Bu yıl da Lira’nın değeri Amerikan doları ve Avro karşısında hızla artıyor.
Bir Amerikan doları 1 lira 14 kuruşa kadar indi.
Hatta bir Lira’nın da altına inebilir.
Dolar'ın 1 YTL düzeyine inmesi halinde ekonomide nelerle karşılaşılacağını anlatıyor bu yazı
Ülke paralarının gerçek değişim oranları emek verimliliğine göre belirlenir.
Hangi ülkenin emek verimliliği yüksekse o ülkenin parası daha değerli olur.
Piyasalarda ise ülkelerin paralarının fiyatları “o ülkenin döviz rezervleri, reel faiz hadleri, dış ticaret
hadleri, ülke riski” gibi bir çok farklı değişken tarafından belirlenir.
Türkiye’de emek verimliliği düşük olmasına rağmen Türk Lirası geçen yıl piyasa fiyatlarıyla Amerikan
dolarına karşı yüzde 18.5 oranında değerlendi.
Bu yıl da Lira’nın değeri Amerikan doları ve Avro karşısında hızla artıyor.
Bir Amerikan doları 1 lira 14 kuruşa kadar indi.
Ne mi oldu?
ABD’de enflasyon oranı faiz haddinin üzerine çıktı.
Amerikan dolarının reel faizi negatif olunca, bir Amerikan doları 1 Türk Lirasına da eşit olabilir.
Hatta bir Lira’nın da altına inebilir.
Çünkü Türkiye dünya ülkeleri arasında en yüksek reel faiz veren tek ülke.
Faiz çok yüksek olunca, bunu duyan parasını Türkiye’ye getiriyor.
Türkiye’nin yüksek reel faiz verdiğini kanıtlayan bir uygulamaya geçen hafta şahit olduk.
Avrupa Yatırım Bankası (AYB) yüzde 12 faiz oranıyla Türk Lirası üzerinden iki yıl vadeli tahvil ihraç etti.
Oysa Türkiye’de Hazine tahvillerinin faizi yüzde 16.4 oranında seyrediyor.
AYB’nin yaptığı Türk Lirası tahvil ihracı yüzde 4.4 ilave faiz ödemenin anlamsızlığını ortaya koyuyor.
Hatta bu ilave faiz oranını gerçek piyasa fiyatının üzerinde ödenen bir rant olarak değerlendirebiliriz.














