“Dağ başını duman almış”ın bir İsveç şarkısı olduğunu biliyorduk
Meğer onun da bestecisi
Felix Körling’miş ve şarkının da adı
“Şakıyan Üç Genç Kız”mış
Çetin Altan
Şeytanın gör dediği
‘Bugün 23 Nisan, neşe doluyor insan’; yok yahu, sahi mi?
Köyceğiz’i
ve Köyceğiz’de yaşayan dostları kendi dünyaları içinde bırakarak,
döndük geldik bin bir dünyanın bir arada yaşadığı İstanbul’a.
* * *
Bendenizin aklı, 1 yaşına gelmeden 5 yavru birden doğurmuş olan
çelimsiz görünüşlü ve sıska boyunlu, beyaz-tarçın karışımı “Masume”nin;
anne
olarak yavrularına karşı gösterdiği o muhteşem tutku ve
koruyuculuktaydı.
* * *
Faruk Nafiz’in “Piç” şiiri şöyle başlıyordu:
Henüz bir el değmeden daha ilk göz yaşına
Kundağını serdiler bir musalla taşına,
Gözlerin bir camiin avlusunda açıldı;
Atıldın doğduğun gün hayata tek başına.
* * *
“Masume”, aynı çatıyı paylaştığımız dip komşumuz Türkân Hanım’ın
bodrumunda 5 yavru doğurmuş ve mini minicik bebeklerini de, yan tarafı
açık dolabımsı bir rafın içine saklamıştı.
* * *
İstanbul’a dönme zamanı geliyordu.
Verandada oturmuş, dağların üstüne vuran gölgeleriyle tanrısal bir ayna
gibi ıssız, sessiz, kimsesiz uzanıp giden Köyceğiz Gölü’ne; içinde
oğlakların oynaştığı karşımızdaki koyu yeşil okaliptüs korusuna ve
yoldan gruplar halinde geçen şen şakrak hanımlara bakıyorum.
* * *
Solmaz’la Feriştah bahçe kapısından birlikte girdiler ve gülerek yanıma
gelip masanın üstüne minicikten de minicik 2 kedi yavrusu bıraktılar.
Yavruların gözleri biraz açılmış, biraz açılmamış gibiydi. Ayakta durmaya çalışıyor ama hemen yıkılıyorlardı.
* * *
Derken efendim “Masume” göründü, birden masaya fırladı, önce
bebeklerini şöyle bir kokladı, sonra tekirimsi olanı ensesinden tuttuğu
gibi Türkân Hanım’ın bahçesini bizimkinden ayıran telin de üstünden
atlayarak, bodrum katına götürdü onu.
İkincisi de hemen biz götürdük “Masume”yi üzmemek için.
* * *
Biz ilkokuldayken ilk öğrendiğimiz marşlardan biri de şuydu:
Türk çocukları, Türk çocukları
Gözler ileri, başlar yukarı
* * *
Geçen ay Mersin’deki bir öğretmenin yaptığı bir araştırmaya göre, Türk
okullarındaki öğrencilerin yüzde 47’si, öğretmenlerinden dayak
yiyormuş; şamarlanıyor, tekmeleniyor, kafa kafaya tokuşturuluyor, yahut
kafaları duvara çarpılıyormuş.
* * *
“Dayak cennetten çıkma”, “eti senin, kemiği benim”, “kızını dövmeyen
dizini döver”, “kadının sırtından sopayı, karnından sıpayı eksik
etmeyeceksin”...
* * *
Dünkü Milliyet’te de şöyle bir haber vardı:
“Kadınlara şiddette Türkiye ilk on içinde
Dünya Ekonomik Forumu tarafından yayımlanan bir rapora göre, Türkiye,
Pakistan, Suudi Arabistan, Çad ve Yemen kadınlara kötü davranan ülkeler”
* * *
Özellikle İslam ülkelerinde, kadınlara neden bu kadar kötü davranıldığı da ayrıca sorgulanmakta...
Ne var ki biz, sorunların temeline inmeye değil; “Türke, Türk propagandası yapmaya” taktırmışız aklımızı.
O nedenle de, kutuplaşmalarla çalkantılı bir döneme doğru kayıyor Türkiye.
* * *
Kırık dökük evlerin önlerinde oynayan ufacık çocuklar...
Dalaman-Marmaris arası otoyolların kıyılarında gelip geçen arabalara
naylon poşet içinde can erikleri uzatan kızlı-erkekli ufacık çocuklar...
İstanbul trafiğinde akışı durmuş arabalara bir buket çiçek satmaya çalışan ufacık çocuklar...
* * *
100 yıl önce Tevfik Fikret “Sis” şiirini şöyle bitiriyordu:
Ey taze kadın, ey onu takibe koşan genç;
Ey hicranzede anne, ey kırgın ve mutsuz eşler;
Ey kimsesiz avare çocuklar... Hele sizler,
Hele sizler...
* * *
Cumhuriyetçiler, bol resmi bayram ve 3 temel marşla sütrelediler ve
hemen cezalandırdılar toplumsal gerçeklerle sorunların üstüne
eğilenleri.
3 temel marş da şunlardı:
1- İstiklal Marşı
2- Dağ başını duman almış...
3- 10’uncu Yıl Marşı
* * *
Pazar günkü Taraf gazetesinde yayımlanmış olan, tarihçi Ayşe Hür’ün
açıklamalarından afallayarak öğrendim ki, bizim İstiklal Marşı’nın
bestesi de; Alman, yahut Avusturya’nın “Karmen Silva” adlı bir sokak
şarkısından esinlenerek gerçekleştirilmiş.
* * *
“Dağ başını duman almış”ın bir İsveç şarkısı olduğunu biliyorduk.
Meğer onun da bestecisi Felix Körling’miş ve şarkının da adı “Şakıyan Üç Genç Kız”mış.
* * *
10’uncu Yıl Marşı ise, müzikle de uğraşmış olan Jean-Jacques Rousseau’nun tek perdelik “Köyün Kahini” operasından sıyırtılmış.
* * *
Bütün bu “yuttur kaydır” oyunlarından; kim bilir kimler neler kazandı, kim bilir kimler ne kazıklar yedi.
* * *
23 Nisan Çocuk Bayramı kutlu olsun; “Masume”ye de...



EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar












