| Halil Berktay | |
![]() |
Brecht’ten ulusalcılara bir öneri
Ulusalcılık
inişte ama demokrasi düşmanlığı habire tırmanıyor. Seçim ilkesi bile
bombardıman altında. Robert ‘64’lü bir sınıf arkadaşımın, AKP’ye
kapatma dâvâsı açılmasından hemen birkaç saat sonra, sevinçten
neredeyse zil takıp oynayacak bir mektubundan söz etmiştim (29 Mart ’08). Hâlâ saklıyor, açıp okuyorum. 2007 Temmuz sonuçlarını “kömür, deterjan, yumurta vs. dağıtıp; varoşlara tıktığın garip ve umutsuz çaresiz halkın oyunu şavullamak” ve “his sömürüsü rüşveti ile oy toplayıp, çaktırmadan malı götürmek” diye açıklıyor. Aynı “sadakayla satın alınmış oylar”
fikrine, gezindiğim web gruplarında da rastlıyorum. Birkaç yıl önce,
misyonerlerin 100 dolar verip Müslümanları Hıristiyan yaptığı iddiası
çıkmıştı, biliyorsunuz. O da müminlerden değil, (Rahşan Ecevit gibi) ulusalcılardan kaynaklanıyordu.
İnsanların hem dinî, hem siyasî inançlarını bu kadar kolay satabileceği, herhalde sadece tahsilli orta sınıf faşizmine
özgü bir kanaat. Kendi kendilerini aslında azınlık olmadıklarına,
kaybetmediklerine ikna edebilmek için başka masallara da başvuruyorlar.
Nitekim gene o RA ’64 mektubu, “salt çoğunluk olan yüzde 53”e
mensubiyet ile böbürlenirken, internette dolaşıp RA ‘65’lilere gelen
bir başka metinde, eşsiz bir seçim sahtekarlığı ifşa ediliyor : 22
Temmuz oyları sayılırken bir bilgisayar hilesiyle bütün sandıklarda
AKP’ye önce yüzde 25 yazılmış da, sayım bundan sonra başlamış -- ve
kimse bunun farkına varmamış ! Kimisi de “dağdaki çobanın oyuyla benim oyum bir olur mu” diyen Aysun Kayacı’ya felsefî destek arıyor. Nobel ödüllü iktisatçı Amartya Sen,
1999’daki bir makalesinde, demokrasinin artık evrensel bir değer haline
geldiğini savunmuştu. Yanılmış -- ama Türkiye’nin garabetini nasıl
öngörsün ciddî bilim adamı ? Bizde yığınlar hep cahil ve aldatılmış;
dolayısıyla “halka rağmen”cilik (Fatih’ten itibaren Osmanlı tuğra ve sikkelerinde, hattâ en bahtsız sultanlar için dendiği gibi) el muzaffer daima.
Bertolt Brecht’e
gidiyor aklım. Hitler iktidara gelirken, son anda, Şubat 1933’te çıktı
Almanya’dan. Altı yıl Danimarka’da kaldı. 1939’da İsveç’e oradan
Finlandiya’ya geçti. 1941’de Amerika’ya geldi. Savaşın bitiminde, bu
sefer Wisconsin Senatörü Joseph McCarthy’nin başlattığı (kendi adıyla anılan) cadı avının hedefleri arasında yer aldı. 30 Ekim 1947’de Kongre Amerikan Aleyhtarı Faaliyetler Komitesi (HUAC) önünde ifade verdi. Hiç Komünist Partisi’ne üye olmadığını söyledi ve hemen ertesi gün Avrupa’ya uçtu.
Kağıt üzerinde, doğruydu dediği; ne ki, 1926’dan itibaren yoğun olarak Marksizme yöneldiği, özellikle Karl Korsch’un
etkisinde kaldığı ve kendisini düşünsel bakımdan komünist saydığı da
doğruydu. Liberal demokrasinin Hitler canavarını yatıştırma hayallerine
tanık olan bu nesiller için komünizm, faşizmin biricik panzehiriydi.
Bir süre İsviçre’de yaşadıktan sonra, Batı’da eski Nazilerin
itibarlarının iade edilip Soğuk Savaş görevlerine getirilmesi
karşısında dehşete kapılan Brecht, 1949’de Doğu Almanya’ya döndü. Kendi
tiyatrosu oldu : ünlü Berliner Ensemble. Avusturya vatandaşlığını,
yurtdışı banka hesaplarını, telif hakları gelirini korudu. Rejimin
vitrinindeki en önemli aydın konumuna yerleşti. Tâ, halk muhalefeti
yükselinceye kadar.
Zigzaglı oldu reaksiyonu. İlk başta, 17
Haziran (1953) ayaklanmasının icabında Sovyet tanklarıyla dahi
ezilmesini savundu. Aynı gün, parti (SED) Birinci Sekreteri Ulbricht’e
yazdığı mektupta, komünist diktatörlüğün insanî bedeli ne olursa olsun
korunmasını istedi. Bir süre sonra, ben ne yapıyorum mu dedi ?
Silkindi, kendine geldi. Ve ünlü “Çözüm” (Die Lösung) şiirini kaleme aldı (kendi, yeni çevirim) :
17 Haziran ayaklanmasından sonra
Yazarlar Birliği Sekreteri
broşür dağıttırmış Stalin Caddesinde;
dediğine bakılırsa,
hükümetin güvenini yitiren halk
ancak çok çalışır, çabalarsa
bu güvene tekrar nail olabilirmiş.
Ama o takdirde
hükümetin halkı feshedip
kendine yeni bir halk seçmesi
daha kolay olmaz mı acaba ?
Sovyet
ve Doğu Avrupa rejimlerini hedef alan bir hiciv, günümüz
Atatürkçülerine cuk oturuyor. Biraz düşünün; belki siz de uyanırsınız.
Weimar Türkiyesi’nde diktatörlük ve demokrasi
Bu yazı 1 Mayıs’ta yayınlanacak. Ne acı. 1 Mayıs’ları hatırlıyor ve Solun nereden nereye geldiğine bakıyorum.
1990 civarında komünizm demokrasiyi üretemediği için bitti.
Çeşitli ülkelerde Marksizm kökenli Sol, öncelikle bu nedenle derin yara
aldı. Bazı örneklerde derhal silindi. Bazı örneklerde ise, hâlâ önünde
bir şans var(dı), daha demokratik bir toplum için mücadeleyi gene
demokrasi çerçevesinde sürdürebilmesi için. Ama bunun olmazsa olmazı,
değişen koşulları görebilmek, yeni dönemi -- bu arada, bizim
tanıdığımız ve bildiğimiz anlamıyla Yakınçağ’ın kapanmış ve henüz
içeriğini bilemediğimiz, adını koyamadığımız bir tarih çağının açılmış
olduğunu -- derinlemesine kavramak(tı).
Bu çağ
değişiminin evrenselliği var, tek tek her ülkeye yansıyışı var. Bize
özgü bir boyutuna, geçen sefer değinmiştim. Mazower’ın da (Karanlık Kıta) anlattığı gibi, 1950’lerden 80’lere Avrupa’da demokrasi yeniden tanımlandı; daha kapsayıcı bir nitelik kazandı. Öte yandan, Soğuk Savaşın bitimiyle birlikte hem Türkiye’nin Batı için “güvenlik” değeri, hem Batı’nın Türkiye için “güvenlik” değeri düştü. Bu koşullarda, bir yandan, “ara rejim”lere açılmış anti-demokrasi avansları kesildi. Bon pour l’Orient (Şark için hiç de fena sayılmaz)
zihniyeti eskidi. Özellikle AB’nin demokrasi ölçütlerine uygunluk
arayışı, mazeret ve istisna kabul etmez bir hal aldı. Diğer yandan, ulus-devlet kurucu elitinin, sathın altında, bastırılmış vaziyette bekleyen Batı düşmanlığı hortladı.
Askerî-bürokratik kompleks, insan hakları, azınlık hakları, Kıbrıs’a ve
Kürt sorununa barışçı çözüm gibi konularda Batı’dan gelen talep veya
önerilere çok daha şüpheci davranmaya başladı. Giderek bunları, 19.
yüzyılın Düvel-i Muazzama müdahaleciliğinin, ülkeyi bölüp parçalamaya
yönelik bir Haçlı komplosunun devamı gibi gördü ve gösterdi. Hele
MGK’nın zayıflatılması, TSK özerkliğinin son bulması gibi fikirler
karşısında, tamamen zıvanadan çıktı. AB’yi ve AB reformlarını,
ulus-devleti hesap verir kılmayı içerdiği ölçüde, kendi egemenliğine
yönelik bir tehdit olarak algıladı.
Bütün bunlarla zamandaş bir diğer olay, eski adıyla Üçüncü Dünya’da, isterseniz Güney’de diyelim, bir “kurtuluş ideolojisi” (liberation ideology)
olarak Marksizmin bıraktığı boşluğa İslâmiyetin yerleşmesiydi. Benim
açımdan bu, herhangi bir değer yargısı içermeyen, nesnel bir saptama;
Solun özellikle (a) anti-emperyalizm ve (b) sosyal
adalet söylemini, İslâmcı akımların devralış ve sürdürüş biçimlerine
işaret ediyor. Pek çok ülkede bu gelişme, toplumun en yoksul, en
umutsuz, en ezilmiş ve hırçın kesimlerinden beslenen katı, dogmatik,
fanatik, şiddete dayalı İslâmcı akım ve örgütlerde somutlandı. Bu cihad
cereyanı, İslâm ülkelerinin sessiz, barışçı çoğunluğunu gölgeliyor.
ABD’nin neo-con’larına koz veriyor. Huntington’ın “medeniyetler
çatışması”na, “kendi kendini doğrulayan bir öngörü” olma şansı tanıyor.
Ama
Türkiye’de öyle olmadı. Kapitalizmin görece gelişmişliği ve yeni bir
taşra burjuvazisinin yükselişi temelinde, siyasal tecrübe ve öğrenme
süreçlerinden de yararlanarak, çok daha yumuşak, ılımlı, hattâ AB
yanlısı bir İslâmcılık ortaya çıktı. İslâmî kökenli, geniş kitlelerle
bu dil üzerinden bağlantı kurabilen, Özal deneyiyle de birleşen,
muhafazakâr-modernist bir parti yarattı. Şiddete değil demokrasiye
başvurdu. Ve son altı yılda, peş peşe üç (iki genel, bir yerel) seçimi, her seferinde daha ezici çoğunluklarla kazandı.
Giderek
tıkanan bir ulus-devlet sözleşmesinin askerî-bürokratik kompleksi,
kendilerine Atatürkçü diyen elitleri ve bekçileri, buna tahammül
edemedi. 1925-27’de ezip dağıttıkları, sonra defalarca tekrar
sopaladıkları güçlerle bir kere daha kuşatılmış hissettiler : Kürtler,
anılar, liberal ve sol-demokrat aydınlar, üstelik bir de AKP, yani
hepsinden daha kitlesel bir “politik İslâm”; arka planda Batı, Avrupa, dünya kamuoyu. Faşizan reaksiyonları, ulusalcılık biçiminde somutlandı.
İşte,
siyasetin bu yeniden mevzilenişi çerçevesindedir ki, devlet partisi ile
CHP ve MHP uzantıları diktatörlük, AKP ise demokrasi cephesine oturdu.
Taraf- 3 Mayıs 2008
Taraf- 1 Mayıs 2008



EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar













