alibayramoglu@tnn.net
Bir ruh hali olarak laiklik…
Yaşadığımız son krizin toplumun hiçbir katkısı olmadan doğrudan doğruya sistem tarafından üretildiğini sık söylüyoruz.
"Siyasi" açıdan kriz değişim süreci karşısında temel direkleri sarsılan bir vesayet rejimi ve onun aktörlerinin ürünüdür. Mantıksız, zamansız, gerekçesiz, meşruiyet temeli zayıf bu kriz aslında bu aktörlerin yaşadığı iç bunalımın da ifadesi olarak karşımızdadır…
"Toplumsal" açıdan ise yaşanan kriz, kendisine "laik" adı veren, laikliği bir kimlik olarak, hatta ana siyasi duruş olarak algılayan toplumsal bir kesimin iç bölünmesi ve bunalımıdır…
Bu toplumsal yön, üzerinde düşünmeye değer görünüyor…
Dikkat edin kriz etrafındaki toplumsal nitelikle tartışma tümüyle bu laik kesimin içinde olmakta, adeta bir laik kesim meselesi olarak yaşanmaktadır. Nitekim tartışılan da daha önce olduğu gibi din, dindarlık, din ve politika ilişkileri değildir. Kapatma davasına rağmen, tartışılan laiklik kavramıdır, daha doğrusu laikliğin algısıdır.
Dikkat edin, dönüp gazetelerin eski sayılarına bakın, tartışmanın laik dünya algısıyla, laik kesim içinde demokrat ve militan dalgalarının birbirinden ayrışmasıyla ilgili olduğunu çıplak bir biçimde görürsünüz…
Kimi önemli gazetelerin yayın yönetmenleri, işi gücü bıraktılar, laikliğin yeni ve pop tanımını etrafında (Fehmi Koru'nun deyişiyle) "pop sosyoloji" yapmakla meşguller. Ortalama laik Türk gibi "yeni ideal vatandaş" tanımları veriyorlar köşelerinde. Laikliği bir yurttaşlık hakkı olarak tanımlayıp, kimlik-laiklik arasındaki ilişkiyi olması gereken bir durum gibi gerekçelendirmeye çalışıyorlar…
İşin bir yanı bu…
Bu mantıksız, zamansız, gerekçesiz kriz, irrasyonel ve ahlaki çıtası düşük sonuçlar da veriyor…
Örneğin açık alanda içki satışını engelleyen doğal bir yönetmelik Hürriyet Gazetesi'nde "barlarda bardakla içki servisi yasak" haline çevrilip, içki yasağı yayılıyor havasıyla haberleştiriliyor. Bu gazete içki yasağı manşetini, iç sayfada haberin devamında yalanlayacak kadar aklını rafa kaldırmış, laikliği kendi yaşam biçimine hapsetmiş aktörler tarafından yönetiliyor…
Örnek çok…
Ve her örnekte çıta biraz daha düşüyor…
Nitekim daha birkaç gün önce aynı gruptan bir başka gazetenin, üstelik son derece ciddi bir gazetenin yayın yönetmeni davetli olduğu İngiliz Kraliçe'si için verilen Çankaya Köşkü yemeği sonrası, televizyonlara ilk söz olarak, yemekte verilen tandırı çok yağlı bulduğunu, su böreklerinin çok küçük kesildiğini, bunun yakışık almadığını, tesettür gibi yağlı tandır, küçük kesim su böreğinin Türkiye'yi temsil etmemesi gerektiğini ima ediyordu.
Şaka gibi ama gerçek…
Zeka, akıl rafta ama sonuçta yağlı tandır bir rejim meselesi olarak karşımızda…
Şu açıktır ki kendi ayrıcalıklarını korumayı demokrasi olarak tanımlayan, laikliği kültürel ve ekonomik tekele indirgeyen, bunu delecek her değişim girdisini reddeden bir anlayış, bir kesim kendi çıkar ve kimliğinin baskısıyla ağrı ve acı çeker hale düşmüş durumdadır.
Açıkçası insanın aklına Güney Afrika'da bir dönemler uygulanan ırk ayrımı sistemi, bu sistemin iyi yetişmiş ama zenciler söz konusu olunca tüm aklını, zekasını, rasyonelliğini rafa kaldıran elitleri geliyor.
Onlara benziyorlar…
Parçalanmış kişilikler, parçalanmış dünyalar, otoriter, dengesiz ve tehlikeli bir ruh halini beslerler.
Ve sonunda kaybederler…
Soğuk savaş, dönme dolap, asparagas ve yağlı tandır…
21. yüzyılı, 21. yüzyılın dinamiklerini dilimizden hiç düşürmesek de “90'lı yılların iklimi” semalarımızı bir türlü terk etmedi…
Suikastler, cinayetler, darbe girişimleri, askeri ve sivil muhtıralar, “iç tehdit ideolojisi”, hükümet edemeyen ve ettirilmeyen iktidarlar, “etik-siyaset-estetik”te alan daralmasıyla artan bir çöküntü hali ve yüzeysellik...
Tüm bunlar dünden bugüne değişmeyen sorunlar olarak karşımızda.
Neden?
Çünkü bu sorunlar “devlet, siyaset ve toplum alanlarında yaşanan krizler”in, “devlet-siyaset ve toplum arasındaki tıkanıklıklar”ın türevleri...
“Krizler”in, “değişmez”ler haline dönüşmesinin ifadeleri...
“Değişmez”ler, aslında “değişim”le ilişkilidir. “Değişim dalgalarının” karşılıksız kalmasıyla doğar ve azarlar.
Bizde de öyle olmuştur ve Türkiye'nin sorunları açısından olduğu yerde sayıp durmasının ana nedeni de budur.
Ülkenin karşılaştığı büyük değişim dalgasının ilk emareleri 10 yıl önce ortaya çıkmıştı. Bireyin kendisini tanımlamasında, toplumsal tasavvurlarda, kültürel hareketlerde, hatta ekonomik politikalarda; bireyin kimliğe uzanışıyla, “gelecek merkezli 20. yüzyıl”dan, “şimdiki zaman merkezli 21. yüzyıl”a geçişiyle ilgili bir dalgaydı bu.
Etnik, dinsel, kentsel, kültürel boyutların siyasileşmesine, sosyal taleplere dönüşmesine işaret ediyordu. Toplum, yılların “ekonomik ve finans merkezli” politikalarına, kendi içinde ve farklı bir biçimde bölünerek başkaldırıyordu.
80'li yılların ekonomik entegrasyon politikaları ve Batı'da çeşitlenen pazar ve taleplerin yardımıyla dünün itilmişleri maddi olarak güçleniyor, bu gücünü sosyal kimliğiyle ilişkilendiriyordu.
Bu furyada toplumun tabakaları değişti, çatışmalar kültürel alana kaydı, sermaye yapısı kültürel rengi olan farklı kollar üretti.
Tüm bu gelişmeler, her yerde olduğu gibi, “toplumun mutabakatlarının tazelenmesi”ni, “merkeziyetçi siyasi yapısının elden geçirilmesi”ni, yeni taleplerin yönlendirilerek, diğer taleplerle kesiştirilmesini gerektiriyordu.
Bu yapılmadı.
Tersine değişime savaş açıldı...
Ve karşılıksız kalan (İslamcı, etnik, Batıcı, devletçi) değişim talepleri zamanla saldırgan hücrelere dönüştü.
Her biri kendi yaşam alanını diğerlerinin aleyhine genişletme çabasına girişti.
Bunu yaparak “popülist ve merkeziyetçi sistem”in cihazlarını bile zorladılar, zaafa uğrattılar.
Gün be gün bu zaafiyetin bir yandan toplumsal kaosu ve kutuplaşmayı, diğer yandan otoriterleştirmeyi beslemesine tanık olduk.
Bu noktada hastalık kronikleşti.
Toplumsal kaos, devlete endeksli bir varoluş arayışıyla siyaset alanına sirayet etti. Siyasi çatışmalar devlet içindeki rant ve kontrol kavgasına dönüştü. Toplumsal tartışma ve kutuplaşma bu “saray içi kavga”dan beslenmeye başladı. Ve ardından bekleneceği gibi otoriterleşmenin dozu arttı. Doz arttıkça siyaset tepeden dizayn edilmeye çalışıldı, muhalefet oyun dışı bırakıldı, hükümetler icra memuru haline getirildi.
Ve 2002 seçimleri toplumun devreye girmesiyle bu kaos ve kriz halini önemli ölçüde dindirdi.
5 yıl boyunca…
Türkiye'nin son dönem bu altın yıllarının ardından tekrar başa dönüldü…
İç tehdit, tehlike, kumpaslar, hukukun siyasallaşması, değişime açılan savaş, en önemlisi siyasi iktidarın, AK Parti'nin cumhurbaşkanlığı seçimi ve tesettür meselesiyle “haddini aşması”na savaş açıldı…
Milliyet Gazetesi'nin yayın yönetmeni Çankaya'daki “tandır kebabını rejim meselesi” haline çevirebiliyor, Hürriyet muhayyel bir içki yönetmeliğiyle laikliği rakı şişesine hapsetmeye kalkıyor…
20. yüzyılın, soğuk savaş döneminin aktörleri gerçekleri görmeden, kapılarını değişime açmadan bu öykü değişmeyecek…
Türkiye, yönetim mekanizması ve zihniyetinde, askeri, mülki ve sivil elitlerin yanında toplumun derinliğinden gelen yeni aktörlere yanında yer vermedikçe bu öykü böyle devam edecek…
Elbet bir yere kadar…
O yerde muhtemelen dünya başımıza yıkılacak…
Ve ardından demokrasi galebe çalacak….



EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar








download 200 MB oldu