BİR KİTAP KAPAĞI
document.write(); SELİM İLERİ
Forster’ın, ‘Ulysses’in bütünü konusundaki yargılarını göz önünde tuttuğumuzda, modern roman konusunda biraz daha ılımlı kalmayı seçtiğini fark ederiz
1968’de,
Tünel’deki Hachette Kitabevi yerli yerindeydi. Joyce’un romanının
Fransızca çevirisini oradan edinmiştim: Ulysse. Livre de Poche basımı.
Sözcüklerin savrulduğu, adeta ‘yapay’ renklerle bezenmiş, dönemi için
cesur bir kapağı var. Bu Ulysse aslında 1940’larda Fransızcaya
çevrilmiş; Joyce’un gözetiminden geçmiş; ilk önce Editions Gallimard’da
yayımlanmış
Çeviri çok uzun yıllar kitaplığımda durdu, yazı masamda durdu, çantamda
dolaştı, benimle yolculuklara çıktı. Yalnız ben, işin içinden bir türlü
çıkamadım. Yani, Ulysses’in tadına bir türlü varamadım. Oysa, ‘roman
sanatı’na dair bütün yazılarda eserin adı geçiyor, yirminci yüzyılın
başyapıtları arasında ille anılıyordu Ulysses.
Gerçi James Joyce’tan -Murat Belge’nin harikûlâde çevirisinden-
Sanatçının Bir Genç Adam Olarak Portresi’ni okumuştum. Gelgelelim
Fransızca Ulysse çetin bilmeceydi. (Şimdi sayfalarını karıştırıyorum,
bazı bölümleri işaretlemişim. Herhalde benzeri bir şeyler yazabilmek
uğruna. Öyle ya, başka türlü nasıl romancı olacağım?..)
Birkaç yıl sonra mı, yoksa epey sonra mı, Ünal Aytür, E. M. Forster’ın
Roman Sanatı’nı dilimize kazandırdı. Hemen okumuş ve enginliğine şaşıp
kalmıştım.
Çok sevdiğim Hindistan’a Bir Geçit’in romancısı, dışarıdan değil,
içerden bakıyordu: Yenileşen, gömlek değiştiren yirminci yüzyıl
romanına kendine özgü anlayışıyla, bir yandan da klasik eserlerin iz
bırakmış, handiyse roman sanatının özüne etkimiş tatlarıyla
yaklaşmaktaydı.
İşte, Forster’ın, Ulysses’in bütünü konusundaki yargılarını göz önünde
tuttuğumuzda, modern roman konusunda biraz daha ılımlı kalmayı
seçtiğini fark ederiz. Aşırı yenilikçilik,roman sanatından insan tekini
alıp götürecek, hatta silip süpürecek; romancı da kupkuru bir söylemin
‘usta’ tutsağı olup çıkacak...
Forster, şiir ve tarih ‘sıradağları’ndan söz açmaktaydı: Bu sıradağlar,
romanın kapladığı alanı kuşatmışlar. Sonra engin deniz de söz konusu.
Burada, ‘nasıl’ anlatmak, ‘ne’ anlatmaktan büsbütün yalıtılamaz.
Devam ediyordu E. M. Forster:
“Ben burada yalnızca bir olasılığı belirtmek istiyorum. Eğer,
insanoğlunun yaradılışı bir gün değişirse, bireyler kendi kendilerine
yeni bir gözle bakmayı başardıkları için değişecektir. Bugün,
aralarında romancıların da yer aldığı tektük birkaç kişi, bu yolda çaba
harcamaktadır.”
Joyce herhalde o tektük kişilerdendi. Ne var ki, Joyce’un roman
anlayışıyla Forster’ınki yine bu noktada ayrılıyordu. Forster, klasik
romanın yaşamı dile getirmek gayesinden vazgeçmeye yanaşmamaktadır.
Romancı, yaşamın ana sorunlarını daima irdelemek ihtiyacını duyacaktır.
“Ancak” diye ekliyor romancı, “toplumun bütün kurumları, bütün çıkar
çevreleri böyle bir arayışa karşıdır. Devletin, din kurumlarının,
ailelerin (ekonomik) yönüyle bu değişiklikten bekledikleri hiçbir
kazanç yoktur, oysa böyle bir çaba ancak dış yasaklar zayıflarsa
ilerleme sağlayabilir.”
Ucundan kıyısından geleneğe bağlılık sürüyor, ama bir dizi karşı koyuşla birlikte.
Yazarın anlayışı çerçevesinde iz sürersek; roman alabildiğine esnek bir
tutum içinde, insanlığın gerçekten uygar denebilecek bir düzeye
erişebilmesine katkıda bulunmalı. Katkıysa, her şeyden önce, romancının
özbeniyle ödeşmesinin sonucunda anlam kazanabilecek. Romancı, kendini
de kuşatan kemikleşmiş değer yargılarından, kuralcı kurumlardan ve
çıkar çevrelerinden düşünsel tasarımında arınamazsa, alışılmışın dışına
çıkanı körü körüne mahkûm etmek zorunda kalacak...
Burada, Forster, Ulysses’e geri dönüyor ve Joyce’un endişesini bu kez
büsbütün yadsımaya yanaşmıyor. Yol açan bir eser sayıyor Ulysses’i.
Kırk yıl önce Hachette’ten aldığım kitabı kokluyorum. Livre de
Poche’ların bambaşka bir kitap kokusu vardı. Şaşırarak ayırt ediyorum
ki, geçen kırk yıl, kitap kokusuna, kâğıt kokusuna ilişememiş.
GündeŞ öner‹ler
Schiller, Hazırlayan ve çeviren: Gürsel Aytaç, Doğu Batı Yayınları, 2008.


EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar








download 200 MB oldu