Batı gözüyle laiklik (2)
| 15/05/2008 |
Kaldığım
yerden devam edeyim, AB yetkililerinin son zamanlarda yaptığı
açıklamalarla AKP’ye destek çıktığını iddia edenlere diyorum ki, evet
böyle bir tercih var. Bu tercih, sadece AB’nin demokrasi ısrarı ile
açıklanabilecek bir şey değil. AB’den kapatma davasını tebrik
etmesi tabii ki beklenemez, demokrasi vurgulu bir tavır alması kadar
doğal bir şey de olamaz, ama hepsi bu değil, bırakalım artık AB’ye
‘demokrasi standartları enstitüsü’ muamelesi yapmayı.
AB hayır kuruluşu değil, siyasi bir birlik. Bu siyasi birliğin çok
doğal olarak sadece ilkeleri değil, zaman zaman onları gölgede bırakan
çıkarları var. AB dış politikasında ana eğilim (özellikle Almanya ve
Fransa’da ABD’ye yakın iktidarların başa gelmesiyle) ABD dış
politikasının çizdiği hat üzerine oturdu.
AB dış politika çıkarlarının, ABD dış politikasına paralel olarak,
özellikle Ortadoğu’da girişilen düzenlemelerde ‘ılımlı Müslüman’ bir
müttefik olan Türkiye’ye çok ihtiyacı olduğu ve önem atfettiğini
biliyoruz.
Onlar bu ihtiyacı, Türkiye’nin ‘radikal İslamcılığa karşı ılımlı bir
alternatif’ ve İslam ve demokrasinin uzlaşabileceğini gösteren bir
model olması çerçeve-
sinde açıklıyorlar. Bu gerekçeler kısmen açıklayıcı ama Türkiye’den
beklenen, sadece siyasi fotomodellik yapması değil elbette.
Afganistan’da, İran’a karşı yürütülen baskılama ve gelecekte muhtemel
bir müdahalede, bölgede Lübnan ve Suriye başta olmak üzere yapılmak
istenen tüm düzenlemelerde, Türkiye çok önemli bir müttefik. Gerçekçi
olup, rolümüzü ne abartalım ama ne de azımsayalım, özellikle Arap
dünyasında, Arap olmayan bir aktörün rolü yine de sınırlı, ama Müslüman
dünyada, halihazırda sıkı
ABD müttefiki rejimler, ülkeler meşruiyetlerini tüketmiş, kamuoyları
gözünde kredilerini tamamen yitirmiş durumda. Bu koşullar altında,
İslami kimlikli bir partinin demokratik yoldan iktidara gelmesiyle,
Arap dünyasındaki İslamcılara zafer çoşkusu
tattıran bir hükümetin başta olduğu Türkiye’nin
sahne alması son derece işlevsel görülüyor.
AKP kendini ve hatta biz onu ‘muhafazakâr demokrat’ parti olarak
tanımlıyor olabiliriz, ancak gerek Batı dünyasında, gerek Ortadoğu’da
İslami kimliği öne çıkıyor, öyle algılanıp, değerlendiriliyor ve bu
nedenle önemseniyor. Irak konusu başta olmak üzere, İran’a yapılması
düşünülen müdahaleler, Suriye’nin İran’dan koparılması, Lübnan’da ABD
yanlısı Sünni iktidara destek gibi tüm önemli konularda Türkiye’ye
fazlasıyla rol biçilmesi, iktidarda olan partinin İslami kimliği
dolayısı ile Müslüman dünyanın kamuoyu nezdinde güvenirliliği olmasıyla
ilgili. AB’nin mevcut tavrını, bu tabloyu dikkate almadan
değerlendirmek mümkün değil.
O halde, ‘Batı’nın AKP’yi desteklemekte siyasi çıkarı nedir’ sorusunu
cevaplamaya çalıştıktan sonra, şimdi ikinci sorumuza gelelim. Peki, bu
siyasi çıkar Türkiye’nin çıkarları ile ters düşüyor mu veya neden ters
düşsün? Bir kere, Türkiye’de özellikle laiklik söz konusu olduğunda
dünyaları birbirinden tamamen farklı iki kesim var. Bir kesim için
laiklik konusunda en küçük bir esneme laikliğin tehlikeye girmesi
demek, diğerleri için ise (samimi olmak gerekirse) aslında laiklik
kendi başına bir değer arz etmiyor, Anayasal bir zorunlukluk olduğu
için özenli davranılıyor, hepsi bu. Hal böyle olunca, Batılılar ‘Şu
laiklik anlayışınızı biraz esnetin de biz de işimizi görelim’ demeye
gelen şeyler söyleyince kıyamet kopuyor.
Hepsi bu kadar da değil, yani Batı’nın Türkiye’ye yüklemeye çalıştığı işlev, sadece
laikliği tartışmaya açmasının ülke içinde gerginlik yaratması ve bir
kesimi yanına, diğerlerini karşısına alması açısından sorunlu değil.
Ben, ABD dış politika hattını izleyen Batı siyasetinin, Müslüman
dünyada Türkiye’ye yüklemeye çalıştığı rolün sorgulanmaksızın kabulünün
dış politikamız açısından da son derece sorunlu olduğunu düşünüyorum.
Mevcut hükümetin bu rolü sorgusuz sualsiz üstlendiğini iddia etmiyorum, ama risklerin de
fazla dikkate alındığı izlenimi içinde değilim. Özellikle Başbakan’ın,
daha dengeli bir çizgi izlemek kaygısı taşıdığı gibi bir izlenimim var,
o nedenle de ‘yangında ilk kurtarılacaklar’ listesinden çıktığını
düşünüyorum. İşin bu tarafı fazlasıyla tartışmalı bir konu biliyorum, o
halde şimdilik bu konuyu bir yana bıraklım ve tartıştığımız meselelerin
tüm boyutlarının dikkate alınması ihtiyacı ve ne kadar çetrefilli
olduğunu hatırlatarak bitirelim.
‘Batı’ gözüyle laiklik (1)
| 13/05/2008 |
Türkiye
ilginç bir ülke, dün Batı medeniyetine kuşkuyla bakanlar, Batı’yı yeni
fetva makamı ilan etmişken, yine dün Batı medeniyetine iman etmiş
olanlar, bazı AB yetkililerinin ‘laiklik’ üzerine, son günlerde basına
yansıyan görüşlerine isyan etmiş bulunuyorlar. Aslında konu, ‘Batı
medeniyeti’, o medeniyetin insanlığa kazandırdığı değerler falan değil,
düpedüz siyasi çıkarlar, bu karmaşa o nedenle yaşanıyor.
Refah Partisi’nin yükselişe geçtiği 90’lı yılların başında, Türkiye’ye
üşüşen Batılı gazateci, akademisyen, uzmanların ‘Türkiye, İran olur mu?
Bu gidiş tehlikeli bir gidiş midir’ sorularına karşı, bıkıp usanmadan
Türkiye’nin, Türkiye’deki İslamcılığın farkını anlatmaya çalışıyorduk.
Veya en azından ben bu çaba içindeydim. Refah Partisi’nin görüşlerine
katılmıyordum, ancak kısa yoldan ‘gözü dönmüş köktendinciler’ olarak
tanımlanmasının haksızlık ve bazı gerçekleri göz ardı etmek olduğunu
düşünüyor, bunu anlatmaya çalışıyordum. Sonra öyle bir zaman geldi ki,
kendimi çok farklı bir çaba içinde buldum. Bu kez, yine birtakım Batılı
gazeteci, akademisyen, uzmanlara Türkiye’de ‘katı laikçiler’ denilen
kesimin görüşlerine katılmadığımı ancak bu kesimin kısa yoldan,
‘ayrıcalıklarını korumaya çalışan seçkin bir kesim’ olarak tanımlamanın
olayı kavramakta yetersiz kalacağını anlatma çabası içine girdim. Ve
çoğu kez muazzam bir dirençle karşılaşmaya başladım. Belli ki, ‘zamanın
ruhu’ değişmişti.
Geçtiğimiz yaz İngiltere’de katıldığım bir akademik toplantıda,
toplantı öncesi ve sonrası yaptığım sohbetlerde, daha sonra katıldığım
başka toplantı ve sohbetlerde, laiklik mitinglerinin belli bir
toplumsal tabanı olduğunu falan söylediğimde sık sık ‘devri geçmiş’
Kemalizmi savunan biri muamelesi gördüm. En son Ortadoğu üzerine, resmi
görevi de olan ‘Batılı’ bir uzman ile yaptığımız sohbet yine benzer
noktalarda kilitlendi, hatta konuşmanın bir yerinde laik kesimin,
mesela resmi davetlerde içki ikramı meselesine yavaş yavaş protokolün
değişmesi kuşkusu ile baktığını anlatmaya çalışırken, sanki benim
derdim içki içmekmiş gibi, (konsolosluk binası kastedilerek) ‘Sizde
burada içkinizi içersiniz’ ‘şakası’ ile karşılaşınca donakaldım.
Bilmem tekrar etmeye gerek var mı, ama bir kez daha söyleyeyim, ben
öteden beri, laikliğin katı tanımına karşı demokratik bir yorumdan
yanayım. Dahası, AKP’nin laiklik karşıtı bir parti olmadığını
düşünüyorum. Bu anlamda AB yetkililerinin ifade ettiği görüşlere uzak
biri hiç değilim. Benim rahatsız olduğum şey, tavırlarının ilkesel
değil, düpedüz siyasi çıkar çerçevesinde şekillenmiş olduğu gerçeği.
Yani, kısaca, ‘Bize acilen demokratik Müslüman bir ülke modeli ve
müttefiki lazım, muhafazakârlaşmaymış, şuymuş buymuş diye tekerimize
taş koymayın’ diye özetlenebilecek tavırları.
Yoksa, geçen seneki laiklik mitingleri, mesela Batı’nın çıkarlarına
karşı engel gibi duran bir hükümete karşı yapılmış olsaydı, ‘renkli
devrim’ zincirinin devamı gibi bile algılanıp, lanse edilebilirdi. Ben
tablonun böyle şekillendiğini düşündüğüm ve/veya gözlemlerim bu yönde
olduğu için son günlerde çok tartışma konusu olan Rehn ve Barroso’nun
çıkışlarına hiç şaşırmadım.
Bu noktada, ‘Peki nedir ‘Batı’nın ılımlı, demokrat Müslüman ülke modeli
üzerinden devreye giren siyasi çıkarları?’ ve ‘Bu siyasi çıkarlar
Türkiye’nin toplumsal-siyasal çıkarları ile illa çelişmek zorunda mı?’
şeklinde özetlenebilecek iki önemli soruyu cevaplamaya çalışmamız
gerekiyor. Bu konuyu da bir sonraki yazıda açmaya çalışacağım.


EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar








download 200 MB oldu