Mehmet Barlas
mbarlas@sabah.com.tr
Ayağını yorganına göre mi, yoksa yorganı ayağına göre mi?
Sade insanlar için değil toplumlar ve devletler için de hayat bitmek tükenmek bilmeyen bir sınavdır.
Tarih
kitapları dünyaya hükmetmiş imparatorlukların, günün şartlarına uyum
gösteremedikleri için çöküp dağılmalarının öyküleriyle dolu değil
midir? Ya da bir dönem servetleri hesap edilemeyen girişimcilerin,
iflas etmekle kalmayıp, hapislerde süründüklerini görmedik mi?
Halide Edip Adıvar'ın 1918-23 arasını kendi penceresinden gözlemlediği "Türkün Ateşle İmtihanı" nı okuyanlardan bazıları belki, "Biz ulus olarak bu sınavı geçtik, sonrası kolay" diye düşünmüşlerdir.
Oysa
aradan geçen yılları yaşayanlar, girip geçer not almak zorunda
olduğumuz sınavların hiç bitmediğini gördüler. Yeni kuşaklar da bunu
yaşayarak görmekte.
Bu durumu daha derinine tahlil ederseniz,
yaşamın durağan bir süreç olmadığını, dünyayı durdurmanın imkansız
olduğunu anlarsınız.
Dört yaşındaki torunum Faruk henüz bunu bilmediği için, geçenlerde bir sabah bana "Neden günler akşamla bitince ertesi gün yeniden yeniden başlıyorlar" diye soruyordu.
Yine mi okul?
Bir başka küçüğün de ilkokuldaki ilk gününün sonunda akşam annesi tarafından "Yatağına gir uyu, yarın okul var" diye uyarılınca, "Ben bugün gittim ya okula, yarın yine mi gideceğim" diye isyan ettiği anlatılır.
Bitmek tükenmek bilmeyen bu sınav gerçeği karşısında, takınılacak tavırlar çok fazla almaşıklı değil.
Ya çalışacaksınız, yarışacaksınız.
İki tekerlekli bir bisikletteki gibi, durursanız düşeceğinizi bileceksiniz.
Yorganınızı
ayağınıza göre uzatacaksınız... Ekonominizi, demokrasinizi, hukukunuzu,
kentlerinizi, eğitim düzeyinizi, toplumsal ilişkilerinizi geliştirip,
çağdaş dünyanın çıtasına yükselteceksiniz.
Ya da "Böyle gelmiş böyle gider" diyerek, geçmişte kazandığınız sınavlarla yetineceksiniz.
Size Fatih'le veya Kanuni ile övünmek yetecek.
"Atatürk yaşasaydı"
diye başlayan cümlelerle, 1938 sonrasında her şeyin bozulduğunu
vurgulayıp, bundan sonra da bu kadrolarla bir yere varılmayacağını
söyleyeceksiniz.
Durmak imkânsız
Halkınızın çağdaş ve evrensel gelişmişlik göstergelerine sahip olmasını imkansız göreceksiniz. "Bu millet adam olmaz" diyerek, kendinizi toplumunuzdan soyutlayacaksınız.
Yapılan
her yatırımın ve atılan her adımın Türkiye'yi dışa bağımlı kıldığını,
AB'ye uyumun Türkiye'yi sömürgeleştireceğini iddia edip, içe dönmeyi,
dünyaya kapanmayı siyasal çözüm olarak önereceksiniz.
"Ayağımızı yorganımıza göre uzatmalıyız" diyeceksiniz.
Böyle yapılınca önümüzde bundan sonra bizim için hiçbir sınav olmayacağını var sayacaksınız.
Bilelim ki bu ikinci yaklaşımı seçmemiz mümkün değil.
Türkiye
büyümek, gelişmek, çağa ulaşıp onunla yarış etmek zorunda. ...
Ekonomimizi, demokrasimizi, hukukumuzu, kentlerimizi, eğitim
düzeyimizi, toplumsal ilişkilerimizi, geliştirip, çağdaş dünyanın
çıtasına yükselteceğiz.
Yorganımızı ayağımıza göre uzatacağız.
İhracatımız
da, ithalatımız da artacak. Ne kadar turist Türkiye'ye geliyorsa, o
kadar Türk de turist olarak yurtdışına gidecek. Kentli nüfusun
köylülere oranı yüzde 90'lara ulaşacak. Yeni yollar, yeni köprüler
yapılacak.
Hazırlıklıyız
Türkiye'ye büyümeyi, gelişmeyi vaat edenler seçimleri kazanacak.
Hukukumuzun normları evrensel normlar olacak.
Bu hep böyle olmadı mı?
İş başına gelen her yeni kuşak, eskilerin hedeflerini yetersiz buldu.
1930'larda
Çubuk Barajı ile övünülürdü. 1950'ler kuşağı Seyhan Barajı,
1960'lardakiler de Keban'la övündüler. Şimdi GAP Projesi bile heyecan
vermiyor Türkiye'ye.
Böyle çok örnek var.
Mesela demokrasiden vazgeçmemiz mümkün mü artık? Ben ülkemin yarınına güveniyorum.
Türk toplumu 21'inci yüzyılın sınavlarına hazırlıklı ve bilinçli giriyor.



EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar












