Al Hizbullah’ı, vur Hamas’a
document.write(); MUHAMMED KERİŞAN
Hizbullah’ın geçen hafta Lübnan’da yaptıkları, Hamas’ın haziranda Gazze’nin kontrolünü ele geçirişini hatırlattı. Pek çok benzerlik söz konusu
Lübnan
ve Filistin’deki tablolar arasında pek çok fark olduğu kesin. Ancak,
Hizbullah’ın son olarak Beyrut’ta yaptıkları, siyasi rakiplerine karşı
silahla sonuç alma yöntemine başvurması ve hükümet tarafından askeri
darbe yapmakla suçlanmasıyla birlikte, hafızalara Hamas’ın haziran
ortalarında Gazze’de yaptıklarını getirdi. İki durum arasındaki birçok
benzerlikten en önemlileri şunlar:
Hizbullah tıpkı Hamas gibi, mecbur kaldığını ve başkalarının kendisine
kötülük yapmak için pusuda beklemesi nedeniyle önleyici bir adım
attığını ifade ediyor.
Bu ‘mecburi’ adım bağlamında Hizbullah da Hamas gibi, kendisini ülkeyi
ve davayı korumanın ulusal çizgisinin ve şüphe veya suçlamadan uzak
durarak halkın yüce ve gerçekçi çıkarlarının tek meşru temsilcisiymiş
gibi sunuyor. Dahası, her ikisi de Allah’ın bunları yapmaları için
kendilerini yetkilendirmiş olmasa da, onların yanında durduğuna
inanıyorlarsa daha ne demeli!
Diyalog istemeleri ironik
Yukarıda anlatılanlara göre, bu samimi ulusal tarafın karşısında
duranların, uşaktan veya kuşkulu dış bağlantılara sahip bir zanlıdan
başka bir şey olması mümkün değil. Burada Hizbullah Hamas gibi, siyasi
rakipleri hakkında şüphe yaratma ve onları farklı biçimlerde
hainleştirme üslubunu kullandı.
İroni, Hizbullah’ın da Hamas gibi, kendilerince vatanseverlikleri
kuşkulu olan bu kimselerle siyasi ortaklık kurmak amacıyla diyalog
kurmak istemeleri. Üstelik onları, diyalog veya köprü kurulamayacak
kimseler olarak nitelemişlerdi...
Bununla birlikte, Gazze ve Lübnan’daki iki olay ve kahramanları
arasında bazı farklılıklar da var. Hizbullah yapacağını yaptı,
sokaklardaki ve barikatlardaki silahlı kontrolünü orduya bıraktı,
kendisini ileride haklı gösterilemeyecek bir konumdan hızla kurtardı.
Hamas’sa, yaptığının zevkini çıkarırcasına işin içine iyice daldı ve
herkesten önce kendisi için bir çıkmaz yarattı.
Hamas darbeler tarihine geçti!
Hizbullah orduda kontrolüne aldığı mevkilerin sorumluluğunu vereceği
bir adres bulurken, bu Hamas için imkânsızdı. Çünkü Hamas bir örgüt
olarak Fetih’le savaşmakla yetinmeyip, resmi güvenlik kurumuyla da
savaştı ve dolayısıyla başından beri düşman hanesinde
sınıflandırıldığından ötürü resmi kurumların hakemlik yapması
imkânsızlaştı.
Hizbullah ortak olmadığı veya terk ettiği bir hükümete isyan ederken
veya darbe yaparken, Hamas darbeler tarihinde kayda geçecek biçimde,
başbakanlığını kendisinin yaptığı hükümete ve kendi içişleri bakanının
organlarına karşı darbe yaptı.
Karşılaştırmayı, Hizbullah’la Hamas’ın iki ezeli düşmanıyla bitirelim.
Lübnan İlerici Sosyalist Partisi lideri Velid Canbolat pazartesi akşamı
bir televizyon konuşmasında, Hizbullah’ın direniş silahını İsrail’den
ülke içindeki siyasi rakiplerine çevirerek ‘tuzağa düştüğünü’ ifade
etti. Filistin eski ulusal güvenlik danışmanı Muhammed Dahlan da bir
Katar gazetesine, Hamas’ın ‘kendi kendini idam ettiğini’ açıklamıştı.
Acaba bu sözler doğrulanacak mı? (Londra’da Arapça yayımlanan Kuds ül
Arabi gazetesi, 14 Mayıs 2008)



EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar












