
Ömer Taşpınar
ABD, Avrupa ve İslam
SAN FRANCISCO
Belki de İstanbul’a benzemesi nedeniyle çok sevdiğim San Francisco’dan
bir konuşma yapmak için davet gelince hiç duraksamadan evet dedim.
World Affairs Council isimli düşünce kuruluşunun yıllık konferansından fırsat buldukça kendimi şehrin inişli çıkışlı sokaklarına atıyorum.
Güzel manzaralı bu liman kentinin keyfini çıkarıyorum. Konferansın konusu, Avrupa Amerika ilişkileri. Yirmi birinci yüzyılda Avrupa nereye gidiyor
konulu panelde bir sunum yaparken, aslında farkına varıyorum ki 400 kişilik dinleyici grubunun en çok ilgilendiği konu Avrupa’daki Müslümanlar.
Bu durum bana bir kere daha gösteriyor ki aslında Amerika için
Avrupa’nın kendisinin hiç bir önemi kalmamış.
Soğuk savaş boyunca bütün jeostratejik hesapların odaklandığı bu kıta bugün yaşlı ve zengin insanların yaşadığı sorunsuz, demokratik, tarihi bir
müze gibi. Brookings’te beraber çalıştığım, Bill Clinton’ın Avrupa danışmanlığını yapmış, şimdiyse Barack Obama için aynı işi yapan arkadaşımın
geçenlerde bana dert yanışı aklıma geliyor: “Artık Avrupa ölü bir kıta. Obama kazanırsa ne yapıp edip Ortadoğu alanında daha aktif çalışmak
istiyorum.” Belki de Avrupa’da İslam üzerine çalışıp iki konuyu birleştirmek en iyisi diyerek gülüyoruz.
Konferans boyunca bana gelen soruların çoğu Avrupa’da yaşayan ve orada
radikalleşmiş Müslüman gençler üzerine. 11 Eylül nedeniyle bu
toplumsal kesim ABD için ciddi bir ulusal güvenlik tehdidi haline gelmiş durumda. Avrupa için de durum aynı. Gerek Madrid ve Londra’daki terör
saldırıları, gerekse Hollanda’da Theo Van Gogh’un İslamcı bir genç tarafından öldürülmesi ve Paris banliyölerinde yaşanan şiddetli ayaklanmalar,
Müslümanların entegrasyon sorunlarını öncelikli hale getirmiş.
Peki, Washington Avrupa’daki İslami radikalizmi nasıl değerlendiriyor?
Kısa bir cevap vermek gerekirse “büyük bir endişeyle” demek yerinde
olur.
Nedeni basit. Bugün Avrupa Birliği içinde yaşayan 20 milyon kadar Müslüman var. Bu Müslüman nüfusun yarısından fazlası AB vatandaşı. Yani AB
pasaportu taşıyan 10 milyonluk bir Avrupalı Müslüman nüfus mevcut. Amerika bu Müslüman AB vatandaşlarına vize koyamadığı için ve bazı radikal
İslamcı gençlerin ülkeye rahatça sızmasından çekiniyor.
San Francisco’da bana en çok sorulan soru, neden Avrupa’da radikal
İslam’ın kendine kolayca yer edindiği. Bu soruya verilecek birçok cevap
olmasına rağmen, Amerikalı dinleyicilerin en çok hoşuna giden cevap; Avrupa’daki ırkçı, milliyetçi ve homojen toplum yapısı. Amerikalılar kendi
ülkelerinde yaşayan Müslümanların Ortadoğu’daki İslamcı akımlardan etkilenmiyor olmasıyla çok öğünüyorlar.
Aslında bence burada Avrupa’ya biraz haksızlık yapıyor Amerikalılar. Zira ABD’de Müslüman oranı sadece beş milyon ve sınıfsal olarak eğitimli ve zengin durumdalar.
Önemli bir kısmı
öğrenci. Ayrıca Amerika’daki Arap nüfusun yüzde 70’i Lübnan, Suriye ve Mısır asıllı Hıristiyan. Bu nedenle potansiyel olarak siyasi İslam’a yakın
olabilecek Amerikalı Arap nüfusun İslam dini ile zaten bir bağlantısı yok. Bu tabloya bir de İran İslam devriminden kaçan ve son derece İslam
düşmanı olmuş 1,5 milyon zengin ve eğitimi İranlıyı ekleyince ortaya çıkan Amerika’daki İslam profili herhalde Avrupa’daki durumdan daha farklı
olamazdı.
Tezat ortada. Avrupa’daki İslam iyi eğitim almamış ve yaşadığı topluma
entegre olamamış veya entegre olmasına zaten izin verilmemiş bir
Müslüman kuşağın ürünü. Evet, bugün Avrupa’daki ikinci ve üçüncü jenerasyon Müslüman nüfus daha eğitimli. Bu gençler yaşadıkları ülkelerin
dillerini aksansız konuşuyorlar. Ancak eğitim ve entegrasyon seviyesindeki göreceli yükselme hayattan beklentilerdeki artışı da beraberinde
getiriyor. Ciddi kimlik sorunları ortaya çıkıyor. Kadın-erkek ilişkilerinde aile ile çatışma yaşanıyor. Topluma uyum ile gelenek arasında sıkışıklık
beliriyor. Üstelik bu Müslüman gençlerin durgun Avrupa ekonomilerinde iş bulamama gibi ciddi sorunları var. Bu zor sosyo-ekonomik tabloya bir de
Ortadoğu’dan gelen siyasi İslam akımını ekleyin.
Peki, çözüm var mı? Konferans boyunca iki konu üzerinde duruyorum.
Birincisi, güçlü bir orta sınıf kurmak. Sosyal ve ekonomik kalkınma Müslümanları zaten otomatik olarak Amerika’da olduğu gibi topluma entegre edecektir.
Yeter ki çokkültürlü düzen devam etsin, asimilasyon ve ırkçılık amacı güdülmesin.
Bunun için temel şart çokkültürlülük. Radikal İslam’a karşı ikinci çözüm ise, Arap dünyasında demokratizasyon.
Sizce Ortadoğu’da serbest seçimler olsa Avrupa’da cephe tutmuş birçok İslamcı hareket siyasi mücadeleye kendi ülkelerinde girmeyi tercih etmez mi?
Demokrasi riskler rejimi.
İlk seçimi İslamcılar kazanabilir.
Ama demokratik seçimler ertelendikçe risk Avrupa’ya kayıyor.
İşte böyle, San Francisco’da bile İslam konuşuluyor
konu Avrupa olunca.
05.05.2008
ABD’den demokrasi mesajları
WASHINGTON
Brookings Enstitüsü ve Sabancı Üniversitesi tarafından her yıl
düzenlenen ve geçen hafta dördüncüsü yapılan Sakıp Sabancı
Konferansı’nın bu yılki konuşmacısı Nicholas Burns’dü. Nicholas Burns
meslekten gelen bir diplomatın kariyerinde ulaşabileceği en yüksek
konum olan Başmüsteşar’lıktan yeni emekliye ayrıldı. Siyasi atamayla
gelen Dışişleri Bakan ve Bakan Yardımcısı’ndan sonra üçüncü en yüksek
mevki olan Başmüsteşarlık görevini 2005 yılında devralan Nicholas Burns
Türkiye-ABD ilişkileri konusunda oldukça kapsamlı bir konuşma yaptı.
Halka açık yapılan konuşmaya Washington’daki Türk basını büyük ilgi
gösterdi. Tahmin edileceği gibi temel beklenti Burns’ün Türkiye’deki
siyasi durumla ilgili yapacağı değerlendirmeydi. Son derece profesyonel
bir diplomat olan Burns, doğal olarak kelimelerini gayet dikkatlice
seçmişti. Her ne kadar artık resmî görevde olmasa da, Burns yılların
verdiği alışkanlıkla gene de özellikle Türk iç politikası konusunda
gayet ihtiyatlı konuşmayı yeğledi. Konuşmasının Türkiye’deki siyasi
gelişmelerle ilgili bölümünde, hem AK Parti’nin hem de Kemalist cenahın
hoşuna gidecek ifadeler kullandı. ABD olarak, diğer ülkelere demokrasi
dersi verme konusunda tevazu içinde olmaları gerektiğini vurgulayan
Burns, Amerika’nın kendi sicilinin kölelik ve ırkçılık gibi utanç
sayfaları nedeniyle pek de temiz olmadığını peşinen hatırlattı.
Bu nedenle ABD’nin Türkiye’nin zor meseleleri ve iç siyaseti konusunda
ahkâm kesmesinin ve taraf tutmasının, yarardan çok zarar getirmesinden
çekindiğini belirten Burns bir bakıma Türkiye’de AB’ye kızanların
duymak istediği şeyleri söylemiş oldu. Tam Burns iç siyaset konusunu bu
genel cümlelerle kapatacak gibi gözükürken, konuşmanın Türkiye’de
askerin vesayetinden müşteki kesimi rahatlatacak şu önemli bölümü
geldi: “Bizim Amerika olarak arzuladığımız, sonuçta görmek istediğimiz
Türkiye, demokratik, laik ve sivil yönetimin başta olduğu Batılı modern
bir ülkedir.” Normalde hep duyduğumuz “laik ve demokratik Türkiye’ye
destek” formülüne ek olarak “sivil yönetim” vurgusu Burns’ün mutlaka
gerekli yerlere vermek istediği bir mesajı içeriyordu.
Demokratik mesajlar bununla da bitmedi. Konuşma sonrası, soru-cevap
kısmında gelen “Olası bir askerî müdahaleye karşı ABD ne tavır alır”
sorusuna da diplomatik standartlar çerçevesinde “keskin” sayılabilecek
bir demokratik cevap verdi Burns. “Türkiye’de artık güçlü bir sivil
toplum, büyüyen bir ekonomi ve sağlam bir demokrasi var. Türkiye artık
1970’lerin Türkiyesi değil. Böyle bir ülkede askerler yönetime el
koymak gibi bir düşünce ve ihtiyaç içerisinde olmamalıdır.” Herhalde
yeni görevden ayrılmış üst düzey bir yetkili bu zor soruya bunda daha
açık bir mesaj veremezdi. İstese Burns kolayca böyle ihtimaller üzerine
varsayım yapmak istemiyorum diyebilirdi.
Konferans sonrasında verilen öğle yemeğinde, yakında Türkiye’de göreve
başlayacak Amerikalı diplomat arkadaşım bana beklemediğim bir soru
yöneltti : “Sence Türkiye’de bugün en büyük sorun ne. Rejimin
demokratik olmayışı mı. Yoksa AKP’nin gerçek anlamda demokrat olmayı
beceremiyor oluşu mu.” Hazırlıksız yakalandığım için, Türkiye’yi son
derece iyi kavramış bu soruya kulağa bilgece gelen ama içi boş kısa bir
cevap verdim: “Zaten iki konu birbirine bağlı değil mi?” Nicholas
Burns’ün çizdiği genel çerçeveden biraz daha derine inince işte böyle
analitik sorular ile karşılaşıyorsunuz Washington’da.
Akşam eve dönerken İngilizce “ehveni şer” nasıl denir diye düşünmeye
başladım.
Evet, AK Parti istenilen derecede demokrat değil.
Ama böyle bir
siyasi kültür ve rejim altında bundan başka, daha demokrat bir alternatif var mı?
Bence yok.
Alternatiflerin yargı darbesi, askerî darbe, veya
MHP-CHP koalisyonu olduğunu düşününce insan zorla AK Partiyi savunmak zorunda kalıyor.
Sistem tarafsız olmak için fırsat tanımıyor.
Umarım diplomat arkadaşım İngilizce “ehveni şer şerlerin en kötüsüdür” demeyi beceremez.
Çünkü buna verecek ne Türkçe ne de İngilizce bir cevabım yok.
Demokratsız demokrasi ülkemizde bu kadar
oluyor işte.
12.05.2008


laleler günü 1 mayıs









download 200 MB oldu







GÜÇLÜ DEĞERLİ TÜRK LİRA'SINDAN KORKMAK NE DEMEK bozun bütün ezberleri !!!
Bu yıl da Lira’nın değeri Amerikan doları ve Avro karşısında hızla artıyor.
Bir Amerikan doları 1 lira 14 kuruşa kadar indi.
Hatta bir Lira’nın da altına inebilir.
Dolar'ın 1 YTL düzeyine inmesi halinde ekonomide nelerle karşılaşılacağını anlatıyor bu yazı
Ülke paralarının gerçek değişim oranları emek verimliliğine göre belirlenir.
Hangi ülkenin emek verimliliği yüksekse o ülkenin parası daha değerli olur.
Piyasalarda ise ülkelerin paralarının fiyatları “o ülkenin döviz rezervleri, reel faiz hadleri, dış ticaret
hadleri, ülke riski” gibi bir çok farklı değişken tarafından belirlenir.
Türkiye’de emek verimliliği düşük olmasına rağmen Türk Lirası geçen yıl piyasa fiyatlarıyla Amerikan
dolarına karşı yüzde 18.5 oranında değerlendi.
Bu yıl da Lira’nın değeri Amerikan doları ve Avro karşısında hızla artıyor.
Bir Amerikan doları 1 lira 14 kuruşa kadar indi.
Ne mi oldu?
ABD’de enflasyon oranı faiz haddinin üzerine çıktı.
Amerikan dolarının reel faizi negatif olunca, bir Amerikan doları 1 Türk Lirasına da eşit olabilir.
Hatta bir Lira’nın da altına inebilir.
Çünkü Türkiye dünya ülkeleri arasında en yüksek reel faiz veren tek ülke.
Faiz çok yüksek olunca, bunu duyan parasını Türkiye’ye getiriyor.
Türkiye’nin yüksek reel faiz verdiğini kanıtlayan bir uygulamaya geçen hafta şahit olduk.
Avrupa Yatırım Bankası (AYB) yüzde 12 faiz oranıyla Türk Lirası üzerinden iki yıl vadeli tahvil ihraç etti.
Oysa Türkiye’de Hazine tahvillerinin faizi yüzde 16.4 oranında seyrediyor.
AYB’nin yaptığı Türk Lirası tahvil ihracı yüzde 4.4 ilave faiz ödemenin anlamsızlığını ortaya koyuyor.
Hatta bu ilave faiz oranını gerçek piyasa fiyatının üzerinde ödenen bir rant olarak değerlendirebiliriz.














