|
12 Eylül öncesi Beyazıt Meydanı...
04/05/2008 (485 kişi okudu)
AVNİ ÖZGÜREL Gazetecilik mesleğine 1968'de Ankara'da başladım. Bu bakımdan Türkiye'nin 1980 darbesine gelene kadar yaşadığı on iki karabasan yılın tanıklarından biriyim. Olayların önemli bir kısmını gazeteci olarak izledim ya da aradan geçen yıllarda gerek bizzat yaşayanlardan gerekse söz konusu dönemde hadiseleri takip edip değerlendirmek mevkiinde olan kişilerden dinledim.Bu döneme damgasını vuran hadiseler var kuşkusuz. 12 Mart öncesinden başlayarak yaşananlar, Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan'ın hayatlarını idam sehpasında sonlandıran süreç, Malatya olayları, Balgat Katliamı, Kahramanmaraş hadiseleri, Bahçelievler'de öldürülen TİP'li gençler, çok sayıda aydını ve siyasetçiyi hedef alan suikastler dizisi herhalde aradan ne kadar zaman geçerse geçsin unutulamaz. Kimi hadisenin üzerinden otuz seneden fazla, kimi hadisenin üzerinden çeyrek asır geçtikten sonra muhtemelen daha soğukkanlılıkla değerlendirme yapılabilir. İlk olarak söylemek istediğim husus bu olayların gerek failleri gerekse mağdurları safında yer alan son tanıklar hâlâ hayattayken ve o günden bugüne çıkarılan sayısız af kanunu dolayısıyla ceza tehdidi söz konusu değilken 'fail bulmak' için değil sadece 'gerçeği ortaya çıkarmak için' hadiselerin yeniden araştırılmasına ihtiyaç olduğudur. Sözünü ettiğim olaylar üzerine kimi film ve belgesellerin yapıldığını bilmiyor değilim, biliyorum; ancak bunların sadece olayların görünen yüzünü yansıttığını da biliyorum. Bunu söylememin nedeni 'Hatırla Sevgili' adıyla yayınlanan ve ilgi gören dizide 1978 senesinde Beyazıt'ta Edebiyat Fakültesi öğrencilerini hedef alan bombalı saldırının konu edilişi. Senaryo danışmanları arasında dönemin ülkücü gençlerinden biri olan Mümtazer Türköne'nin bulunduğu düşünüldüğünde pek çok kişinin sergilenen tablonun gerçeği tam olarak yansıttığına hükmetmesi mümkün. Önce 16 Mart 1978'de ne olduğunu kısaca anlatayım. Kendilerini saldırıdan korumak için üniversiteye toplu halde girip çıkan solcu gençler önce üzerlerine atılan bombanın, ardından da otomatik silahlarla açılan ateşin hedefi oldular. Olayda yedi öğrenci hayatını kaybetti, kırktan fazlası ağır şekilde yaralandı. Hadisenin 'bir merkezde' önceden planlandığının emniyetin istihbarat birimleri tarafından öğrenilip tedbir alınması için ilgili makama bildirildiğine dair belgelenmiş ciddi iddialar olduğunu da biliyoruz. Kimdi bu 'bir merkez' sorusuna Hatırla Sevgili dizisinin verdiği cevap MİT'tir. Sahnede bir devlet dairesinin makam odası var, bayrak, Atatürk portresi, amir mevkiinde önüne katliamla projelendirilip dosya halinde konulmuş olduğu sivil bir kişi. Ve onların denetiminde kullanılan maşa konumunda ülkücü gençler. Yakın zamanda vefat eden Mehmet Gül'den Abdullah Çatlı'ya, bombaları temin eden asker kişilerden olayda rol üstlenen polislere kadar uzanan hayli kabarık bir isim listesi. Hadise sonrası yargılama yapılmadı değil, yapıldı ancak mahkûmiyet kararları ya eksik soruşturma gerekçesiyle bozuldu ya da sanıklar delil yetersizliğinden beraat ettiler.
'Bir merkez' MİT mi?
Ayvaz Gökdemir'li yıllarım
|



EMRE AKÖZ Davanın tek iyi yanı
Geçen sene, Birey Yayınları, 28 Şubat (1997) darbesinin 10'uncu yılı vesilesiyle bir derleme yayınlamıştı: "28 Şubat: Postmodern Bir Darbenin Sosyal ve Siyasal Analizi."
O kitaba yazdığım makalenin başlığı şuydu: 28 Şubat Darbesinin Tek 'İyi' Yanı.
28 Şubat darbecileri, hükümeti devirdi. Refah Partisi kapatıldı.
Necmettin Erbakan, AB karşıtı, ekonomide devletçi, kültür alanında ise dayatma yanlısı bir İslamcıydı .
' Milli Görüş'ün ulusalcılıktan farkı, dindir. Deniz Baykal'a dini ekleyin, karşınıza Erbakan çıkar. Erbakan'daki dinci boyutu kaldırın, geriye bir Kemalist kalır.
28 Şubat darbecilerinin, 'farkında olmadan' yaptığı tek iyi şey... RP'deki 'serbest piyasacı' ve 'AB yanlısı' genç kadronun önünü açmak oldu.
Anadolu sermayesini temsil eden bu kadro 2002'de hükümet oldu.
AKP'ye 22 Temmuz 2007 seçimlerini ezici bir üstünlükle kazandıran olumlu icraatından bahsetmeyeceğim.
Amacım yukarıdaki soruyu tekrar formüle etmek: " Bu kapatma davasının iyi yanı nedir? "
Ama önce biraz tarih... Atatürk, 1937'de başbakanlığı Celal Bayar'a verirken şöyle demişti: " Ordu komutanlarını ben atarım. Vali atamalarını da ben yaparım. Gerisi sana kalmış... "
İşte iki başlı 'siyasi yapı' bu... Bir yanda: Halkın oyuyla hükümete gelen siyasetçiler ki onların işi ekonomiyle uğraşmaktır... Öte yanda: Devlet alanında konumlanıp 'yüksek siyasetle' (?) uğraşan bürokratik elit...
İki grubu ayıran hudut da laikliktir . Bürokratik elit, alttan gelerek, maddi ve manevi çıkarlarını tehdit edenlerin önünü laiklik ilkesini bir öyle, bir böyle yorumlayarak keser.
Aynı şeyi sık sık yapabilmesinin sırrı şudur: Halkın büyük çoğunluğu Müslüman'dır. Geleneksel kültür din ile yoğrulmuştur. Kitle partisi oluşturmak isteyen hemen her politikacı; dini temalara başvurmak, kendini o terimlerle anlatmak zorundadır.
Ancak politikacı dinden söz ettiği anda... " Dini siyasete alet ediyor " yaygarası ile karşılaşır: Aynı Menderes'in, Demirel'in, Özal'ın başına geldiği gibi...
İki siyasetçi hariç: 1973'teki Ecevit dine ağırlık vermeden kitleselleşti; çünkü dönem uygundu. Erbakan ise zaten hep 'dinci' oldu.
Bizdeki sistemin diğer kırılgan noktası Kürtlerdir . Kürt vatandaşların en sıradan, en normal talepleri dahi " bölücülük " olarak adlandırılmıştır.
Kürtlerin demokratik taleplerini dile getireceği partiler kapatılmıştır.
Şimdi tekrar AKP'ye dönebiliriz...
AKP ekonomideki başarısıyla gelen devasa oy oranına dayanarak "özgürlükçü siyaseti " boşladı.
Mesela ... 301'i uykuya yatırdı... Anayasa'da ve Siyasi Partiler Kanunu'nda gerekli değişiklikleri yapmadı... AB sürecini yavaşlattı... Alevi açılımını kısa keserek, " Canım, zaten bunlar Sünni partisi " dedirtti... Van savcısı Ferhat Sarıkaya'yı yalnız bıraktı... DTP'ye kapatma davası açıldığında sessiz kaldı.... Hrant Dink davasını daha fazla zorlamadı...
Misalleri çoğaltabiliriz.
Sonucu hep birlikte görüyoruz: Antidemokratik güçler atağa geçti.
Özetle: Türkiye'nin hukuk devleti olamadığını apaçık gösteren bu 'siyasi' davanın tek olumlu yanı, AKP'yi kendine getirmesi olacak. Tekrar demokrasinin ipine sarılacak. Kendini kuyudan yukarı çekerken, hakkı yenilen diğerlerini de beraberinde sürükleyecek.
Yapmazsa, boğarlar










'Komando' lakaplı Ayvaz Gökdemir öldü.


